Doç. Dr. Mustafa ÇOLAK

Mustafa ÇOLAK

 

.

. Kıdem Tazminatı Niteliğindeki Diğer Ödemelerin Vergisel Boyutu ve ...

Kullanıcı Oyu:  / 0

KIDEM TAZMİNATI NİTELİĞİNDEKİ DİĞER ÖDEMELERİN VERGİSEL BOYUTU VE ELEŞTİRİ NOKTALARI


 
Yazar:Mustafa ÇOLAK*
Yaklaşım / Eylül 2010 / Sayı: 213
 
I- GİRİŞ
Bilindiği üzere, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 25. maddesinin 7 numaralı bendinde verginde müstesna tutulacak ödeme türleri tadadi olarak belirtilmiş ve hangi toplu ödeme türlerinin (kıdem tazminatı, emekli ikramiyesi vs.) bu kapsamda yer aldığı açıkça hükme bağlanmıştır.
Öte yandan, 2003 yılında yürürlüğe giren 4857 sayılı İş Kanunu’nun 112. maddesinde Kanun’a veya Kanun’un verdiği yetkiye dayanılarak kurulan kurum ve kuruluşların haklarında bu Kanun ve 854, 5953, 5434 sayılı Kanunların hükümleri uygulanmayan personeli ile kamu kuruluşlarında sözleşmeli olarak istihdam edilenlere mevzuat veya sözleşmelerine göre kıdem tazminatı niteliğinde yapılan ödemelerin kıdem tazminatı sayılacağı hükme bağlanmıştır. Konu ile ilgili 4857 sayılı Kanun öncesi yürürlükte bulunan, 1475 sayılı İş Kanunu’na, 2457 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile eklenen ek madde hakkında açıklamaların yapıldığı 130 Seri No.lu Gelir Vergisi Genel Tebliği’nde kıdem tazminatı niteliğinde yapılan ödemelerin de vergiden müstesna tutulması gerektiği yönünde düzenlemelere yer verilmiştir.
Bu yazımızda kıdem tazminatı niteliğindeki ödemeler, bunların vergileme ilkeleri ile konu hakkındaki açıklamalarımıza yer verilecektir.

II- KIDEM TAZMİNATI NİTELİĞİNDEKİ ÖDEMELER
A- İŞ KANUNU DÜZENLEMELERİ
İlk olarak 2457 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile 1475 sayılı iş Kanunu’na eklenen ek maddede yer verilen,
“Kanun’a veya Kanun’un verdiği yetkiye dayanılarak kurulan kurum ve kuruluşların, haklarında 1475, 854, 5953 ve 5434 sayılı Kanun hükümleri uygulanmayan personeli ile kamu kuruluşlarında sözleşmeli olarak istihdam edilenlere mevzuat veya sözleşmelerine göre kıdem tazminatı niteliğinde yapılan ödemeler kıdem tazminatı sayılır ve bu Kanun’un 14. maddesindeki esaslara ve miktara göre ödenir.
Bu maddeye aykırı hareket edenler hakkında da 98. maddenin ilgili hükmü uygulanır.”
Madde hükmü, 4857 sayılı yeni İş Kanunu’nun 112. maddesinde,
“Kanun’a veya Kanun’un verdiği yetkiye dayanılarak kurulan kurum ve kuruluşların haklarında bu Kanun ve 854, 5953, 5434 sayılı Kanunların hükümleri uygulanmayan personeli ile kamu kuruluşlarında sözleşmeli olarak istihdam edilenlere mevzuat veya sözleşmelerine göre kıdem tazminatı niteliğinde yapılan ödemelerin  kıdem tazminatı sayılır.”
şeklinde yeniden dizayn edilmiştir. Maddenin son halinde kıdem tazminatının hangi esas ve miktarlara göre hesaplanacağı belirtilmemiş olmasına karşın gerekçesinde bu türden yapılacak ödemelerin, 4857 sayılı Kanun’daki esas ve miktara bağlandığı belirtilerek asıl amacın kıdem tazminatı sayılma ötesinde hesaplanma şekli ve usul/esaslar konusunda da anılan Kanun hükümlerinin (4857 sayılı Kanun’un 120. maddesinden atıfla 1475 sayılı Kanun’un 14. maddesi) uygulanmasını sağlamak olduğu anlaşılmaktadır.
B- KIDEM TAZMİNATI NİTELİĞİNDEKİ ÖDEMELERE ÖRNEKLER
1- Türk Standartları Enstitüsü
Türk Standartları Enstitüsü Personel Yönetmeliği’nin 86. maddesinde Hizmet Tazminatı olarak düzenlenen toplu ödemenin,
a) SSK Mevzuatına göre emeklilik hakkını kazanan ve bunu SSK’dan aldıkları belge ile doğrulayan kadrolu personele,
b) İsteği halinde, muvazzaf askerlik sebebiyle görevden ayrılanlara,
c) Kendi isteği ile Enstitüden ayrılanlara,
d) Ölüm halinde veya sağlık kurulu raporu ile belgelenen sakatlık, malullük ve hastalık sebebi ile görevden ayrılan kadrolu personele,
e) İstekleri halinde, milletvekili veya mahalli idareler seçimlerine katılmak maksadı ile ayrılanlara,
f) Herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emekli aylığı alıp da Enstitüde çalışanlardan emekli olanlara(1),
g) Yeniden seçilemeyen veya ayrılan TSE Başkanlarına, TSE’de geçmiş her tam hizmet yılı için yukarıdaki esaslar çerçevesinde Yönetim Kurulu Kararına gerek kalmaksızın,
h) Disiplin cezası hariç Yönetim Kurulunca işten çıkarılanlara
ödeneceği belirtilmekte ve bu tazminatın genel hükümlere göre belirlenen tazminat tavanını geçemeyeceği ifade edilmektedir.
2- Milli Prodüktivite Merkezi
Milli Prodüktivite Merkezi Personel Yönetmeliği’nin 16. maddesinde hizmet ve emeklilik tazminatı adı altında tazminat ödemeleri öngörülmüş, yıllık hizmet tazminatının, 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14. maddesi hükmü kapsamı içinde Devlet Memurları Kanunu’na tabi en yüksek Devlet Memuruna 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine göre bir hizmet yılı için ödenecek azami emeklilik ikramiyesini geçemeyeceği, emeklilik tazminatının hesabında da, hizmet süresi, tazminata esas ücret ve tazminatın tavanı hususunda hizmet tazminatındaki esasların uygulanacağı açıklanmıştır.
3- Toplu Konut İdaresi
02.03.1984 tarih ve 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu’nun ek 3. maddesine dayanılarak çıkarılan Toplu Konut İdaresinde Çalıştırılacak Sözleşmeli Personel Hakkında Hizmet Sözleşmesi Esaslarının “Tazminatlar” başlıklı 12. maddesinde, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı’nda sözleşmeli olarak çalıştırılan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’na tabi personel ile istekleri üzerine T.C. Emekli Sandığı iştirakçisi olanlardan 2829 sayılı Kanun’un 8. maddesine göre, son 7 yıllık fiili hizmet süresinin yarısından fazlası 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’na tabi geçen personelin; emeklilik, malullük ve ölüm hallerinden birisinin vuku bulmasından dolayı hizmet sözleşmesinin sona ermesi halinde, her hizmet yılı için ayrılış tarihindeki hizmet sözleşmesinde yazılı brüt ücret ile yıllık ikramiyelerinin aylık tutarı esas alınarak hesaplanacak miktar kadar toplu ödemenin, emekli ikramiyesi adı altında ilgiliye ödeneceği, ikramiyenin hesaplanmasında 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14. maddesinin 13. fıkrası ile aynı Kanun’un ek geçici 1. maddesindeki hükümler uygulanacağı belirtilmiştir.
4- Güneydoğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı
27.10.1989 tarih ve 388 sayılı Güneydoğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Teşkilatının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 6. maddesine dayanılarak çıkarılan Güneydoğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı’nda Çalıştırılacak Sözleşmeli Personel Hakkında Hizmet Sözleşmesi Esaslarının “Tazminatlar” başlıklı 11. maddesinde, Toplu Konut İdaresi’nde uygulanmakta olan esaslar aynen korunmuştur.
5- Özelleştirme İdaresi Başkanlığı
24.11.1994 tarih ve 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun’un 6. maddesine dayanılarak çıkarılan Özelleştirme İdaresi Başkanlığında Çalıştırılacak Sözleşmeli Personel Hakkında Hizmet Sözleşmesi Esaslarının “Tazminatlar” başlıklı 12. maddesinde de, GAP ve Toplu Konut İdarelerindeki uygulamalara aynen yer verilmiştir.

III- KIDEM TAZMİNATI NİTELİĞİNDEKİ ÖDEMELERİN VER-GİSEL BOYUTU
4857 sayılı Kanun öncesi yürürlükte bulunan, 1475 sayılı iş Kanunu’na 2457 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile eklenen ek madde hakkında açıklamaların yapıldığı 130 Seri No.lu Gelir Vergisi Genel Tebliği’nde(2) kıdem tazminatı niteliğinde olan ödemelerin 193 sayılı Kanun’un 25. maddesi kapsamında vergiden müstesna tutulması gerektiği belirtilmiştir. Tebliğ düzenlemesinde, bölümler olarak şu ifadelere yer verilmektedir:
“Bilindiği üzere; 2457 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile 1475 sayılı iş Kanunu’na eklenen ek maddede, 12.09.1980 tarihinden itibaren yürürlüğe giren Kanun’a veya Kanun’un verdiği yetkiye dayanılarak kurulan kurum ve kuruluşların, haklarında 1475, 854, 5953 ve 5434 sayılı Kanun hükümleri uygulanmayan personeli ile kamu kuruluşlarında sözleşmeli olarak istihdam edilenlere mevzuat veya sözleşmelerine göre kıdem tazminatı niteliğinde yapılan ödemeler kıdem tazminatı sayılır ve bu Kanun’un 14. maddesindeki esaslara ve miktara göre ödenir.
Bu maddeye aykırı hareket edenler hakkında da 98. maddenin ilgili hükmü uygulanır.”
denilmek suretiyle, kanunla veya kanunun verdiği yetkiye dayanılarak kurulan Basın İlan Kurumu, Türk Standartlar Enstitüsü, Milli Prodüktivite Merkezi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Türkiye Ticaret Odaları, Türkiye Sanayi Odaları, Türkiye Ticaret Odaları, Sanayi Odaları ve Ticaret Borsaları Birliği, Sınai Eğitim ve Geliştirme Merkezi ve İhracatı Geliştirme Etüt Merkezi ve benzeri kamu kurumlarının, haklarında 1475, 854, 5953 ve 5434 sayılı Kanun hükümleri uygulanmayan hizmet erbabı ile kamu kurumlarında idari sözleşme ile çalıştırılanlara ilgili mevzuatlar uyarınca ödenecek olan kıdem tazminatı niteliğindeki tazminatların, kıdem tazminatı sayılması ve bunlar hakkında da 1475 sayılı İş Kanunu’nun değişik 14. maddesi hükümlerinin uygulanması esası getirilmiştir.
Bu nedenle, yukarıda belirtilen hizmet erbabı hakkında da, 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14. maddesinde yer alan esaslar uyarınca ödenen kıdem tazminatlarının Gelir Vergisi Kanunu’nun değişik 25/7. maddesi uyarınca gelir vergisinden müstesna tutulması gerekir.

IV- KIDEM TAZMİNATI DIŞINDAKİ ÖDEMELERDE TOPLU VERGİLEMEMEYE ELEŞTİRİLER
Kıdem tazminatı dışında kalan tüm ödemelerin İş Kanunu’ndaki düzenlemeden yola çıkarak yürürlüğü devam eden Gelir Vergisi Kanunu Genel Tebliği ile torba olarak vergiden istisna edilmesi, verginin yasallığı prensibi başta olmak üzere kanunların düzenledikleri alanların farklılığına bağlı kavram ve yetki karmaşası, kanuni bir altyapısı olmayan ve ikincil düzenlemelerle getirilen tazminat türlerinin yine vergi istisnasına icazet veren yasal net bir dayanağının olmaması, temel eleştiri noktalarıdır.
Zira Anayasa’nın 73. maddesinde ifadesini bulan, “vergide yasallık” prensibinin temel esprisi, verginin kanunla konulması, kaldırılması ve değiştirilmesidir. Bakanlar Kurulu’na tanınan istisnalar ise Kanun’un verdiği yetki sınırları çerçevesinde gerçekleşmekte ve nihayetinde tek dayanak yasa kalmaktadır. Bu prensip aynı zamanda, idari düzenlemelerle zincirleme kıyas veya benzeştirme yoluyla bir konunun vergi kapsama alınması veya alınamamasında da kendini gösterir.
Öte yandan İş Kanunlarının sistematiği ile vergi kanunlarının ortaya çıkış gerekçeleri ve uygulanma biçimlere son derece farklı ve keskin sınırlarla ayrılmıştır. Vergileme, devletin vergi alma hakkı, mükellefin hukuki güvenlik ve kamu harcamalarına ödeme gücü oranında iştirakini demokratik usullerle oluşturulmuş parlamentolarca yasalaştırılan kanunlara dayalı gerçekleştirdiği bir sistem üzerine kurulmuştur ve son derece hassas ve bıçak sırtı dengelerle işlemektedir.
Konumuza geri döndüğümüzde İş kanununda kıdem tazminatı dışında kalan tüm toplu ödeme unsurlarının, bunların hangi kaynaktan (yasa, sözleşme, yönetmelik vs.) doğduğuna bakılmadan kıdem tazminatı niteliğine büründürmek ve hesaplama usul esas ve miktarını buna bağlamak ayrı bir tartışma konusuyken bu düzenlemeden hareketle vergi istisnasının kapsamına almak bir o kadar tartışmalıdır. İş hukuku perspektifinden hareketle vergi düzenlemesi yapılamaz, kaldı ki Kanun’da böyle bir açıklık yoktur. Verginin Anayasal düzlemde mutlaka ve mutlaka yasal, sınırları belli, kişilerin hukuki güvenliklerini zedelemeyecek, sürprizlere açık olmayan bir tarzda gerçekleşmesi gerekir. Aynı şekilde vergi alma hakkı ve sorumluluğu bakımından devlet tüzelkişiliği için de bu şeyler söylenebilecektir.
Kısaca söylemeye çalıştığımız İş Kanunu’nda yer alan hükümden hareketle yetki, amaç ve görev alanları farklı kanunlar arasında geçişgenliği kolaylaştıracak tebliğ düzenlemeleri ile bir konuyu vergi kapsamına almak veya almamak mümkün değildir. Kaldı ki yukarıda örneklerini verdiğimiz kurum uygulamalarında kıdem tazminatı dışında kendi hesaplama şekli ve sistematiği olan tazminat türleri üretilmiştir ve ödemeler de bu kapsamda gerçekleştirilmektedir. Kurum bazında örneklerini verdiğimiz uygulama örnekleri ile İş Kanunu’nun öngördüğü düzenlemenin örtüşdüğünü söylemek zordur.

V- SONUÇ
Anayasa’nın 128. maddesine göre kamu görevlilerinin mali haklarının kanunlarla düzenlenmesi, 73. maddesine göre verginin yasal düzenlemelerle belirgin bir şekilde ortaya konulması ve benzeştirme veya toplulaştırma yöntemi kullanılarak idari tasarruflarla bir vergi konusunun müstesna olarak düzenlenememesi gerekmektedir.
Bu anlamda;  kıdem tazminatı, emekli ikramiyesi ödemesi sisteminde olduğu gibi diğer toplu ödeme sistemlerinin öncelikle yasal altyapıya kavuşturulması, bundan sonra ise vergilemede eşitlik ve adalet ilkesinin bir gereği olarak 193 sayılı Kanun’da öngörüldüğü gibi istisnalar arasında diğer ödeme unsurları gibi tadadi olarak belirtilerek vergiden müstesna tutulması en güvenilir yol olmaktadır.
Vergi kanunları dışında açıkça bir vergi istisnası getirmeyen düzenlemelerinden yola çıkarak ikincil düzenlemelerle vergi konularının istisna kapsamına alınması veya alınmamasının vergilemenin yasallığı, mükellef hakları ve Devletin vergi alma hakkını sağlayan temel hükümlere uygun düşmeyeceğini belirtmek yerinde olacaktır.

*    Maliye Bakanlığı, Daire Başkanı
(1) 21.04.2005 tarih ve 5335 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 30. maddesinin 2. fıkrası “Herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik veya yaşlılık aylığı alanlar bu aylıkları kesilmeksizin; genel bütçeye dâhil daireler, katma bütçeli idareler, döner sermayeler, fonlar, belediyeler, il özel idareleri, belediyeler ve il özel idareleri tarafından kurulan birlik ve işletmeler, sosyal güvenlik kurumları, bütçeden yardım alan kuruluşlar ile özel kanunla kurulmuş diğer kamu kurum, kurul, üst kurul ve kuruluşları, kamu iktisadi teşebbüsleri ve bunların bağlı ortaklıkları ile müessese ve işletmelerinde ve sermayesinin % 50’sinden fazlası kamuya ait olan diğer ortaklıklarda herhangi bir kadro, pozisyon veya görevde çalıştırılamaz ve görev yapamazlar.  “hükmü çerçevesinde anılan bendin yeniden ele alınması gerektiği açıktır.
(2) 04.06.1981 tarih ve 17360 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. 


 

 

. Amme Borçlarına Karşılık Alınan Çeklerin Karşılıksız Çıkması Hali ...

Kullanıcı Oyu:  / 0

AMME BORÇLARINA KARŞILIK ALINAN ÇEKLERİN KARŞILIKSIZ ÇIKMASI HALİ VE UYGULAMADA ÖNEMLİ NOKTALAR


Yazar: MustafaÇOLAK(*)
Yaklaşım Dergisi/ Ocak 2008 / Sayı: 181

I- GİRİŞ
Bilindiği üzere, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’da çizgili çek kullanılmak suretiyle ödeme yöntemi özel ödeme şekilleri arasında sayılmıştır. Bu paralelde amme borcuna karşılık verilecek çeklerin vergi dairesine veya bankaya verildiği tarihte ya da bundan en çok bir gün önceki tarihte düzenlenmesi zorunludur.
Bununla beraber, çeklerin ödeme aracı olma vasıflarını değişik gerekçelerle kaybetmeleri veya bu vasıfları taşımadıklarının bilahare tespit edilmesi durumlarında, 3167 sayılı Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkında Kanun’da uygulanacak müeyyideler belirtilmektedir.
Bu bağlamda yazımızın izleyen bölümlerinde çek kullanılarak amme alacağının tahsil edilme süreci ve ötesinde çekin ödeme vasfını değişik gerekçelerle kaybetmesi halinde izlenecek usul ve yöntemlere, gerek 6183 sayılı Kanun ve gerekse 3167 sayılı Kanun çerçevesinde değinilmeye çalışılacaktır.

II- İLGİLİ DÜZENLEMELER
Amme alacaklarının tahsili konusunda çekle ödeme yapılabilmesine imkan veren düzenlemelerle bu özel ödeme şeklinde ortaya çıkabilecek sorunlara ilişkin temel kanunlarda yer alan hükümler aşağıda açıklanmıştır:

A- 6183 SAYILI KANUN UYGULAMASI
6183 sayılı Kanun’un 41. maddesi amme alacaklarının tahsilinde çizgili çek kullanılmak suretiyle ödemeyi özel ödeme şekilleri arasında saymıştır. Çekle yapılacak ödemelerde, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu hükümlerine uygun olarak düzenlenmiş ve 3167 sayılı Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkında Kanun’un Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’na verdiği yetkiye istinaden bu banka tarafından yayımlanan tebliğlerle belirlenmiş şekil ve esaslara uygun olarak bastırılmış ve kodlaması yapılmış ve bizzat amme borçlusu tarafından keşide edilerek imzalanmış çekler kabul edilecektir.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın söz konusu tebliğlerine uygun bir şekilde bastırılmamış veya kodlaması yapılmamış çekler ile ödeme yapılmak istenildiği takdirde, bu çekler hiçbir şekilde işleme konulmayarak mükellefe iade edilecek ve ödeme yapılmamış sayılacaktır.
Amme alacaklarına karşılık düzenlenen çekler tahsil dairesine ve tahsile yetkili kılınmış bankalara verilecek ve karşılığında vergi dairesi alındısı/vergi tahsil alındısı alınacaktır.
6183 sayılı Kanun’un 44. maddesi gereğince, çizgili çekin tahsil dairesine veya bankaya verildiği tarihte ödeme yapılmış sayılacaktır. Çeklerin posta yoluyla tahsil dairesine gönderilmesi halinde ise postaya verildiği tarih değil, tahsil dairesi kayıtlarına intikal ettiği tarih ödeme tarihi olarak kabul edilecektir. Daha eski tarihli çekler ödemelerde kabul edilmeyecektir.
Çekle yapılan ödemelerde, kural olarak çekin banka nezdinde bir karşılığının bulunup bulunmadığı şartı aranılmadığından, amme alacağına karşılık düzenlenen çeklerin arkalarına bankalarca “Bloke edilmiştir” veya “Karşılığı vardır” şeklinde bir şerh verilmesine gerek bulunmamaktadır.
Ancak, gerek gördüğü hallerde, belirlediği amme alacakları için karşılığı bloke edilmiş çekle ödeme yapılabilecektir.
Öte yandan, çek ile yapılan ödemenin herhangi bir sebeple tediye edilmemesi halinde amme alacaklısının borçluya karşı rücu hakkı mahfuzdur. Buna göre muamele yapıldığı takdirde çekin kabul edilmemesi keyfiyeti tevsik ve bu durum münakale isteyene, keşideciye veya bunların temsilcilerine tebliğ edilerek kabul edilmeyen çek iade olunur.

B- 3167 SAYILI KANUN UYGULAMASI
3167 sayılı Kanun’un karşılıksız çeklerle ilgili hükümlerini düzenleyen çerçeve 16. maddesinde, karşılıksız çekler,  karşılıksız çeklerde gecikme faizi uygulaması, soruşturma ve kovuşturma usulü, görevli ve yetkili mahkeme, davanın açılmasına engel olan, davayı düşüren ve cezayı ortadan kaldıran nedenler ayrı alt maddeler halinde dizayn edilmiştir. Bu bağlamda her bir konu başlığına dair bilgilere ayrı maddelerde yer verilmiştir.
1- Karşılıksız Çek İle İlgili Hükümler
Karşılıksız çeklerle ilgili 3167 sayılı Kanun’un 16. maddesine göre, üzerinde yazılı keşide tarihinden önce veya ibraz süresi içinde ibraz edildiğinde, yeterli karşılığı bulunmaması nedeniyle kısmen de olsa ödenmeyen çeki keşide eden hesap sahipleri veya yetkili temsilcileri, kanunların ayrıca suç saydığı haller saklı kalmak üzere, çek bedeli tutarı kadar ağır para cezasıyla cezalandırılırlar. Kısmen veya tamamen karşılıksız çıkan her çek yaprağı ayrı bir suç oluşturur.
Bu suçun, organ veya temsilcisi tarafından tüzel kişi yararına işlenmesi halinde özel hukuk tüzel kişisi hakkında da birinci fıkra uyarınca para cezasına hükmolunur. Ayrıca yetkili temsilci tarafından yararına çek keşide edilen hesap sahibi gerçek kişi hakkında da bu fıkra hükmü uygulanır.
Mahkeme, ayrıca işlenen suçun niteliğine göre bir yıl ile beş yıl arasında belirleyeceği bir süre için hesap sahiplerinin ve yetkili temsilcilerinin çek hesabı açtırmalarının yasaklanmasına karar verir. Yasaklanma kararı bütün bankalara duyurulmak üzere Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’na bildirilir.
2- Karşılıksız Çekte Gecikme Faizi
İbraz edilen çekin karşılıksız kalan miktarı için gecikme faizi, ibraz tarihinden itibaren, 04.12.1984 tarihli ve 3095 sayılı Kanunî Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’a göre ticarî işlerde temerrüt faizi(1) oranı üzerinden hesaplanır. Ticari işlerde temerrüt faiz oranı (20.12.2006 tarihli Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Tebliği ile) 01.01.2007’den geçerli olmak üzere % 29 olarak belirlenmiştir.
3- Karşılıksız Çek Soruşturması
Karşılıksız çeklerle ilgili öngörülen suçlardan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılması, hamilin, çeki elinde bulundurmaları koşulu ile ödemede bulunan cirantanın veya kanunî veya akdi teminatı nedeniyle tam ödemede bulunan bankanın şikâyetine bağlıdır. Bu suçlara çekin ibraz edildiği veya şikâyetçinin yerleşim yerinin bulunduğu yer asliye ceza mahkemesinde bakılır.
Çekin karşılığının bulunmaması nedeniyle şikâyet hakkı, 8. maddede(2) belirtilen miktarın yatırılması için öngörülen sürenin dolduğu tarihte; ihtiyatî tedbir kararı veya ödeme yasağı nedeniyle süresi içinde ibrazında çek hakkında işlem yapılmaması halinde ise, ihtiyatî tedbir kararının veya ödeme yasağının kalktığı tarihte doğar.
Hükmün kesinleşmesinden sonra şikâyetten vazgeçildiğinde de, hüküm bütün cezaî sonuçları ile ortadan kalkar.
Şikâyetten vazgeçme nedeniyle davanın düşmesi halinde, müdahil, ödeme nedeniyle davanın düşmesi veya cezanın ortadan kaldırılması halinde sanık veya hükümlü, yargılama giderlerinden sorumlu olur.
4- Karşılıksız Çek Davalarını Ortadan Kaldıran Durumlar
Aşağıda belirtilen koşulların yerine getirilmesi halinde ceza davası açılmaz.
a) 8. maddeye göre düzeltme hakkının kullanılması,
b) 8. maddede belirtilen süre geçtikten sonra ve henüz dava açılmadan önce çek tutarı veya karşılıksız kalan kısmı ile çek tutarına veya karşılıksız kalan kısmına ait yüzde oniki tazminatın ve çekin ibrazından ödeme tarihine kadar geçen süre içinde 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanuna göre ticarî işlerde temerrüt faizi oranına göre hesaplanacak gecikme faizinin ödenmesi.
Dava açıldıktan sonra hüküm verilinceye kadar geçen süre içinde, çek tutarı veya karşılıksız kalan kısmı ile çek tutarına veya karşılıksız kalan kısmına ait yüzde onbeş tazminatın ve çekin ibrazından ödeme tarihine kadar geçen süre içinde hesaplanacak gecikme faizinin ödenmesi halinde ceza davası düşer.
Hüküm verildikten sonra hüküm kesinleşinceye kadar geçen süre içinde, çek tutarı veya karşılıksız kalan kısmı ile çek tutarına veya karşılıksız kalan kısmına ait yüzde onsekiz tazminatın ve çekin ibrazından ödeme tarihine kadar geçen süre içinde hesaplanacak gecikme faizinin ödenmesi halinde ceza davası düşer.
Hüküm kesinleştikten sonra çek tutarı veya karşılıksız kalan kısmı ile çek tutarına veya karşılıksız kalan kısmına ait yüzde yirmi tazminatın ve çekin ibrazından ödeme tarihine kadar geçen süre içinde 3095 sayılı Kanun’a göre ticari temerrüt faiz oranı üzerinden hesaplanacak gecikme faizinin ödenmesi halinde bütün cezaî sonuçları ile birlikte hüküm ortadan kalkar.
Yukarıda belirtilen ödemeler hamile veya hamile ödenmek üzere muhatap bankaya yapılabilir.
Öte yandan, çekle yapılan ödemelerde çekin karşılıksız çıkması halinde, 3167 sayılı Kanun’un yukarıda belirtilen hükümlerine ek olarak borçlunun tahsil dairesine ibraz ettiği çekin karşılığının bankada mevcut olmaması halinde, ödeme yapılmamış sayılacağından, borçlu hakkında 6183 sayılı Kanun’un 54 ve müteakip maddeleri uyarınca cebren takip ve tahsil işlemlerine başlanılması gerektiği tabiidir.
5- Karşılıksız Çekte Banka Sorumluluğu
Muhatap banka, süresinde ibraz edilen çekin karşılığının bulunmaması halinde her çek yaprağı için dörtyüzon (410,00 YTL) Yeni Türk Lirası’na kadar ve kısmen karşılığının bulunması halinde ise bu miktarı her çek yaprağı için dörtyüzon (410,00 YTL)  Yeni Türk Lirası’na(3) tamamlayacak biçimde ödeme yapmakla yükümlüdür. Bu husus, hesap sahibi ile muhatap banka arasında çek defterinin teslimi sırasında yapılmış olan dönülemeyecek bir gayri nakdî kredi sözleşmesi hükmündedir. Buna göre ödeme yapılması halinde, çekin ön ve arka yüzünün onaylı fotokopisi ücretsiz olarak hamile verilir. Çek hamili, bu fotokopiyle müracaat borçlularına veya kambiyo senetleri hakkındaki takip usullerine başvurabileceği gibi; Cumhuriyet savcılığına şikâyette bulunurken dilekçesine bu fotokopiyi ekleyebilir ve bunu icra daireleri ile mahkemelerde ispat aracı olarak kullanabilir. Mahkeme veya icra dairesinin istemi halinde çekin aslı bu mercilere gönderilir.
Yukarıda belirtildiği şekilde bankaya yüklenilen ödeme yükümlülüğü ve paralelinde bunun yasal olarak gayri nakdi bir kredi niteliğinde kabul edildiği gerçeği karşısında, tahsil dairesinin yapacağı tahsilât miktarının toplam amme borcundan mahsup edildikten sonra kalan miktar üzerinden ayrıca takip ve tahsil işlemlerine devam edilmesi gerekecektir. Yani getirilen asgari ödeme yükümlülüğünü üstlenen banka, aslında borçlunun çek ile garanti ettiği borcun belli bir kısmını, çekin ödeme kabiliyetini kaybetmesi halinde karşılama fonksiyonunu da baştan kabullenmiş olmaktadır. Nihayetinde tahsil dairesinin yazılı talepte bulunarak ödenmesini istediği miktara karşın yapılacak her bir tahsilât, amme borcunun ortadan kaldırılmasına yönelik bir tahsilât işleminden farksız olacaktır. Tabiidir ki böylelikle azalan amme borcu, tahsil dairesinin takipteki alacağını o ölçüde eritecek ve azaltacaktır. Önemli husus ise tahsil dairesinin kanundan doğan işbu hakkını talep ve takip etmesi noktasında belirginleşmektedir. Alacağın yazılı talebe rağmen ödenmemesi halinde ise izlenecek tahsilât usulü 6183 sayılı Kanun değil genel hükümler olacaktır.

III- KARŞILIKSIZ ÇEK UYGULAMALARINA DAİR ÖNEMLİ NOKTALAR
Vergi uygulamaları açısından karşılıksız çeklerle ilgili izlenecek hareket tarzları genel hatları ile 1 Sıra, A Seri No.lu Tahsilât Genel Tebliği(4) ile belirlenmiştir. Buna göre, çekle yapılan ödemelerde çekin karşılıksız çıkması halinde, 3167 sayılı Kanun’un yukarıda belirtilen hükümlerine ek olarak borçlunun tahsil dairesine ibraz ettiği çekin karşılığının bankada mevcut olmaması halinde, ödeme yapılmamış sayılacağından, borçlu hakkında 6183 sayılı Kanun’un 54 ve müteakip maddeleri uyarınca cebren takip ve tahsil işlemlerine başlanılacaktır.
Vergi idarelerinin karşılıksız çeklerle ilgili bir yandan 3167 sayılı Kanun hükümlerini tatbik ederken diğer yandan da 6183 sayılı Kanun’a göre yürütülmesi gereken cebri takip yöntemlerini uygulayacakları izahtan varestedir. Bu süreç içerisinde amme borcuna karşı verilen çekin karşılığının bulunmaması her zaman için mutlak anlamda uygulanabilir olmayabilir. Bu durumlar, verilen idari görüşler (muktezalar) de dikkate alınarak değerlendirildiğinde şu sonuçlara ulaşılmaktadır:
1- Çekin muhatap bankaya ibraz edildiği tarihte karşılığı olmasına rağmen bankadan kaynaklanan nedenlerle karşılığının bulunmadığının bankaca yazılı olarak bildirilmesi halinde, bu durumun karşılıksız çek olarak mütalaa edilmemesi gerekecektir. Burada çeklerin karşılıksız çıkmasında mükellefin herhangi bir iradi kusurunun olmadığı değerlendirilmelidir.
Bu hallerde, söz konusu çekin muhatap bankaya ibraz edildiği tarihte karşılığının bulunup bulunmadığı hususunun  ilgili banka şubesinden  araştırılması ve  banka şubesi tarafından çekin karşılığı bulunduğunun yazılı olarak tahsil dairesine bildirilmesi durumunda  mükellef hakkında 3167 sayılı Kanun uyarınca işlem yapılmamasının sağlanması gerekmektedir.
2- 3167 sayılı Kanun’un “Davanın Açılmasına Engel Olan, Davayı Düşüren ve Cezayı Ortadan Kaldıran Nedenler” başlıklı 16c maddesinde; hüküm kesinleştikten sonra çek tutarı veya karşılıksız kalan kısmı ile çek tutarına veya karşılıksız kalan kısmına ait yüzde yirmi tazminatın ve çekin ibrazından ödeme tarihine kadar geçen süre için de hesaplanacak gecikme faizinin ödenmesi halinde bütün cezai sonuçları ile birlikte hükmün ortadan kalkacağı belirtilmektedir.
Tazminatın anılan Kanun maddesi hükmü çerçevesinde ödenmemiş olması sebebiyle açılmış ve kesinleşmiş olan davanın düşmesi yasal olarak mümkün olmamakla birlikte, bahsi geçen tazminatın ve gecikme faizinin ödenmesi halinde ceza davasının düşme talebi değerlendirilebilecektir.
Nihayetinde tahsil dairelerinin 6183 sayılı Kanun uygulamalarına paralel çekle ilgili özel mevzuat 3167 sayılı Kanun açısından da gerekli müeyyidelerinin uygulanmasını temin etmeleri bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Kanun’da belirtilen şartlara bağlı olarak yapılması gerekenler dışında ceza davası hakkından vazgeçilmesi, şikâyetin geri alınması veya davanın düşmesi için talepte bulunulması mümkün değildir. Tahsil dairesinin çekle ödemenin gerçekleşmemesi durumunda ortaya çıkacak sonuçlara göre 3167 sayılı Kanun’da yazılı prosedürü uygulamaları kaçınılmaz olacaktır.

IV- SONUÇ
Mükelleflerin vergi borçlarını ödeyebilme alternatifleri, 2003 yılında yapılan değişikliklerle banka kartı, kredi kartı ve benzeri manyetik kartların kullanılması yolu ile genişletilmiştir. Bununla beraber Maliye Bakanlığı’nın bu ödeme şekillerinde uygulama esaslarını tespit ederek gerekli düzenlemeleri yapması ile anılan değişiklikler hayatiyet kazanabilecektir.
Artık gelinen noktada, çek gibi kağıt ortamına bağımlı ve ödeme kabiliyeti olup olmadığı ödeme aşamasına kadar teyit edilemeyen demode bir sistemden, ekonominin elektronik fon transferi ve ödeme sistemi içerisinde genel olarak banka kaynaklı kartlarla tahsilat yöntemine geçişin hızlandırılması gerekmektedir.
Bu yolla bir yandan tahsilat işlemlerinde hız ve etkinlik sağlanırken kaynak israfının önlenmesi temin edilecek, diğer yandan devletin mükellefleri cebri takip yöntemini banka veya finans sektörüne kaydırarak bu alanın profesyonelleşmiş tecrübesinden de dolaylı olarak istifade edebilmesinin önü açılmış olacaktır.
________________________________________

*   Maliye Bakanlığı, Daire Başkanı
(1) 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun
    “Temerrüt faizi
    Madde-2: (Değişik: 15.12.1999 – 4489/2 md.) Bir miktar paranın ödenmesinde temerrüde düşen borçlu, sözleşme ile aksi kararlaştırılmadıkça, geçmiş günler için 1. maddede belirlenen orana göre temerrüt faizi ödemeye mecburdur.
    Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli avanslar için uyguladığı faiz oranı, yukarıda açıklanan miktardan fazla ise, arada sözleşme olmasa bile ticari işlerde temerrüt faizi bu oran üzerinden istenebilir. Söz konusu avans faiz oranı, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan avans faiz oranından beş puan veya daha çok farklı ise yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur.
    Temerrüt faizi miktarının sözleşmede kararlaştırılmamış olduğu hallerde, akdi faiz miktarı yukarıdaki fıkralarda öngörülen miktarın üstünde ise, temerrüt faizi, akdi faiz miktarından az olamaz.”

(2) Düzeltme Hakkı
    Madde-8: Çekte yazılı keşide gününe göre hesaplanacak ibraz süresinin bitim tarihinden itibaren en geç on gün içinde çekin karşılıksız kalan kısmını yüzde on tazminatı ve ibraz tarihinden ödeme gününe kadar geçen süre için 16a maddesine göre hesaplanacak gecikme faizi ile birlikte ödemek suretiyle düzeltme hakkını kullanan, çek keşide etmek hakkını yeniden kazanır.

(3) Yukarıda belirtilen sorumluluk miktarı, Devlet İstatistik Enstitüsü Başkanlığı’nca yayımlanan toptan eşya fiyatları yıllık endeksindeki değişmeler göz önünde tutularak Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası tarafından her yıl Ocak ayında belirlenir ve Resmî Gazete’de yayımlanır. Bu tutar en son, 17.01.2007 tarih ve 26406 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan ve 29.01.2007 tarihinde yürürlüğe giren 2007/1 sayılı Tebliğle değiştirilmiştir.

(4) 30.06.2007 tarih ve 26568 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.
 

 

 

. Mali Kural ve Vergi Gelirlerine Etkisi

Kullanıcı Oyu:  / 0

MALİ KURAL VE VERGİ GELİRLERİNE ETKİSİ

 
 
Yazar:MustafaÇOLAK*
Yaklaşım / Nisan 2010 / Sayı: 208
 
I- GİRİŞ
Mali kural, makro ekonomik istikrarın sağlanması ve öngörülebilirliğin tesis edilmesi için temel ekonomik ve mali göstergelerde sayısal bazı hedeflerin ve sınırlamaların ve aynı zamanda prosedürlerin belirlenmesi şeklinde tanımlanabilir.
Kamu mali sistemini şeffaf, öngörülebilir, disipline edebilecek bir çıpa sistemine kavuşturma yoğun çabaları eşliğinde böylesine bir açılımın kamu gelirleri, kayıtdışı ile mücadele felsefesine uyumu, diğer politikalarla eşgüdümü bağlamında artı ve eksi taraflarıyla ortaya konulması, mali kural uygulamasının da bir anlamda etkinliğini test etmeye yardımcı olacaktır.
Bu yazımızda, ekonomik sistemimize ilk defa bağımsız bir kanuni düzenleme olarak girecek ve etkileri bakımından gerek kamu gerekse özel sektör dinamiklerini yakından etkileyecek mali kural (fiscal rule) düzenlemelerinin özellikle vergi gelirleri boyutuyla hangi ölçüde bir açılım getireceği, vergi idaresinin mevcut kapasitesini üzerinde ne denli etkiler ortaya çıkarabileceği veyahut görev etkinliğine nasıl katkı yapabileceği konuları, cevap bulmaya çalışmamız gereken konular olacaktır.

II- MALİ KURAL UYGULAMASI
A- RESMİ BELGELERE YANSIMA
Mali kural uygulaması ile ilgili olarak resmi mahiyette orta vadeli programda genel ifadelere yer verilerek 2010 yılı ilk çeyreğinde yasal altyapının tamamlanması hedeflenmiştir.
5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun 16. maddesine göre Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı’nca hazırlanan ve Bakanlar Kurulu’nca 14.07.2009 tarihinde onaylanan “Orta Vadeli Program (2010-2012)”da mali kural konusunda aynen,
“Mali kurala ilişkin yasal altyapının en geç 2010 yılının ilk çeyreğinde tamamlanması hedeflenmektedir. 2011 yılı bütçe döneminden itibaren kamu mali yönetimi, belirlenen mali kural ile uyumlu olarak yürütülecektir. Kuralın uygulanması, izlenmesi ve kontrolüne ilişkin olarak kamu malî yönetim sisteminde gerekli iyileştirmeler 2010 yılında yapılacaktır. Mali kural çerçevesinde, orta-uzun vadede kamu açığının milli gelire oranının, sürdürülebilir bir borç yapısı ile uyumlu bir düzeyde gerçekleşmesi hedeflenecektir. Kamu açığında yapılacak uyarlamayı belirlerken, bir önceki yıl gerçekleşen açığın orta-uzun vadeli hedefin ne kadar uzağında olduğu dikkate alınacaktır.
Kamu açığındaki uyarlamayı belirlerken dikkate alınacak diğer bir faktör konjonktürün etkisidir. Kamu açığındaki uyarlama büyümenin uzun dönem ortalamasının üzerinde olduğu yıllarda daha yüksek, altında olduğu yıllarda ise daha düşük olacaktır.”
ifadelerine yer verilmektedir.
B- ULUSLAR ARASI TANIMI İLE MALİ KURAL
Çoğu zaman değişik adlarla tanımlanmakla birlikte maliye politikası için aslında bir çalışma klavuzu veya yönetim rehberi şeklinde özetlenebilecektir.
Genel bir kural olarak kamu kaynaklarının kamu giderlerine tahsisi veya kamu harcamaları arasında dengeli dağılımını koordine etmek amacıyla istikrarı temin edecek bir takım mali rasyoların da tespit edilmiş olması gerekmektedir. Bu anlamda kullanılabilecek rasyolar;
1- Toplam kamu net varlığının GSYİ/GYMH’ye oranı,
2- Toplam kamu kesimi harcamalarının GSYİ/GYMH’ye oranı,
3- Toplam kamu gelirinin GSYİ/ GYMH’ye oranı,
4- Toplam Bütçe açığının GSYİ/ GYMH’ye oranı,
5- Toplam vergi gelirlerinin toplam kamu gelirlerine oranı,
6- Toplam vergi gelirlerinin GSYİ/ GYMH’ye oranı,
7- Toplam yatırım bütçesinin GSYİ/ GYMH’ye oranı,
8- Toplam borç yükünün GSYİ/ GYMH’ye oranı vb.
olarak sınıflandırılabilecektir. Önemli olan konu, kullanılacak oranların ya da istikrar unsuru olarak addedilen temel başlıkların hangi oranlara bağlanarak izlenecekleri ve bunların ekonominin temel dinamikleri ile uyumun sağlanması olacaktır.
Örnek olarak, kamu varlıkları net pozisyonunda yukarı bir tırmanış, harcamalar üzerinde bir gelir hedefinin ortaya konulduğunu ifade edecektir. Aksine bütçe açığında bir artış, kamu giderlerinin öngörülerin üzerinde seyrettiği veya kamu gelirlerinin özellikle vergi gelirlerinin dönem içerisindeki performansının hedeflerin altında kaldığına gösterge adledilecektir. Kamu borç yükünde bir artış ise artan reel faizler dolayısıyla özel sektör yatırımları açısından bir dışlamaya neden olabilecek ve sermaye birikimi, ekonomik büyüme üzerinde olumsuz sonuçları ortaya çıkabilecektir.
Aslında tüm mesele, ticari şirketler veya özel sektör için getirilmiş birtakım mali yapı analiz araçlarının kamu sektörü için de ne derece uygulanabilirliği veya kontrol edilebilirliği üzerinde yoğunlaşacaktır. Konjoktürel dönemlerde sadece bir hedef olarak kalması kaçınılmaz olacak mali kural çerçevesinin böylelikle her seferinde delinmesi veya etkinsizleştirilmesi de sistemin temel açık noktalardan birini oluşturacaktır.
C- VERGİLEME ALANINDA MALİ KURAL
Mevcut sisteme bakıldığında başta anayasa olmak üzere ilgili mali düzenlemelerde genel ilke ve kurallarının konulduğu görülmektedir. Anayasa’nın “Vergi Ödevi” başlıklı 73. maddesinde de açıkça belirtildiği üzere,
Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, malî gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür.
Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı, maliye politikasının sosyal amacıdır.
Vergi, resim, harç ve benzeri malî yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır.
Bu esaslardan doğan mali kuralın temel başlıkları ise izleyen maddeler halinde özetlenebilecektir:
1- Kamu giderlerine karşılık vergi ödenecektir.
2- Vergi, mali güce göre alınacaktır.
3- Vergi, mali politikasının temel bir aracı olarak dengeli ve adaletli uygulanacaktır.
4- Vergi, vergi ödeyenlerin iradesine dayalı oluşturulan demokratik meclislerin çıkaracağı kanunlarla saptanacaktır.
5- Yasal sınırlar içerisinde ekonominin gereklerine uygun sadece belli sınırlar içerisinde idari yetki kullanılacaktır.
Anayasal ilkeler çerçevesinde vergi gelirleri bazında formule edilebilecek ilkeler veya mali kurallar ise şu şekilde tanımlanabilecektir:
a- Vergi ihdası, kaldırılması veya değiştirilmesi ancak ve ancak yasalarla yapılabilir. İdarenin vergi yetki alanı kaldırılacaktır.
b- Vergi gelirlerinin kamu giderlerini karşılama gücü belli bir orana bağlanacaktır. Bu oran altına düşme gerçekleşirse yeni vergi (a) bendi kapsamında değerlendirilecektir.
c- Vergi gelirleri ile kamu harcamalarının finansmanı esas olduğundan vergi gelirleri/kamu gelirleri belli bir oranın altına düşmeyecektir. Bu aynı zamanda bütçe açığı/GSYİ, yatırım giderleri/GSYİ gibi mali rasyoları da etkileyecek ve doğrudan vergi gelirlerinin belli bir seviyede gerçekleşmesini zorunlu hale getirebilecektir.
d- Vergi oranları tavanları, vergi türleri itibari ile anayasal bir yapıya kavuşturulacaktır.
e- Vergi harcamaları (vergi muafiyeti, istisnası ve indirimleri ile benzeri uygulamalar nedeniyle vazgeçilen vergi gelirleri) toplam vergi gelirlerinin belli bir oranı ile sınırlandırılacaktır.
f- Vergi gelirleri için bir performans programı yasal altyapıya kavuşturularak performans hedefi dışı gerçekleşmelerde yönetici sorumluluğu gündeme gelecektir.
g- Yukarıdaki hedeflerin ortak çıkarımı ise kayıtdışı ekonomi ile mücadelede kısa, orta ve uzun vadede belli bir başarı grafiğinin sağlanması olacaktır.

III- MALİ KURAL UYGULAMASININ VERGİ GELİRLERİNE ETKİSİ
Mali kural uygulamasının temel olarak hedeflediği kamu açığı tanımının, kamusal harcama, milli gelir ve kamusal gelirdeki değişime bağlı olarak değişebileceği düşünüldüğünde, bu sistem içerisinde vergi gelirlerinin performans çizgisinin önemli bir işleve sahip olduğu rahatlıkla görülebilecektir.
Kamu giderleri ve gelirlerinin konjok-türel gelişimlerden etkilenmemesi kaçınılmaz iken 5018 sayılı Kamu Mali Yönetim ve Kontrol Kanunu ile getirilen mali kontrol sistemlerinin, daha üst bir hukuki norm mali kural olarak ortaya çıkma ihtimali dahilinde bazı değerlendirmelerin yapılması şarttır.
Kamusal harcama eğilimlerinin kontrol, denetim ve etkinlik anazilinin daha çok kamu idareleri inisiyatifinde olduğu bir ortamda, kamu geliri artırma, kontrol ve analizin ise bir o kadar toplumsal inisiyatifte şekillenmesi kaçınılmazdır. O halde mali kuralın, kamu harcama sistemi odaklı bir performans göstergesi yerine, kamu gelirleri performansını ölçer bir hale gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Halihazırda kayıtdışı ekonomi büyüklüğünün GSYİ’ye oran olarak  değişik ölçüm metdolarına göre ortalama %50 üzerinde seyrettiği bir ekonomide, konulacak kuralların en büyük etkisinin kayıtdışı ekonomi ile mücadele noktasında düğümleneceğine şüphe yoktur. Mali kural ile birlikte vergi gelirlerinin seyri, yapısal dönüşümü ve vergi idaresi yapılanması gibi temel kriterler dikkate alındığında izleyen senaryonun güçlü ve zayıf yönleriyle ortaya çıkması muhtemel hale gelecektir:
A- GÜÇLÜ YANLARI
Dinamik süreçler, statik kurallara bağlanamaz, mali kuralın çizilen temel ilkeler ışığında kendini yenileyen, değiştiren bir öngörüsünün olması durumunda, vergi gelirlerinin de seyrini belirlemek kolaylaşacaktır. Bu yapılırken vergi yapısının şu an itibariyle dolaylı vergilemeden direkt vergilemeye(1) geçişine katkı sağlaması böylelikle adil ve vergi ödeme gücüne bağlı bir sisteme dönüşe yol açması beklenecektir. Aksine kamu giderlerinde kontrol zorlaşırken bunun en kolay finansman yöntemi dolaylı vergiler (buna stopaj yoluyla vergilemeyi de dahil edebiliriz) kanali bir çözüm metodu bir o kadar etkinsizliğe yol açabilecektir.
Vergi gelirlerinin belli bir performans çizgisinin hedeflenen mali kural eşliğinde ortaya çıkmasının diğer etkisi, idarenin topyekün personeli, mevzuatı, organizasyonu ve daha da önemlisi kayıtdışı ekonomi ile ortaya koyduğu mücade etkinliğini ölçmeye yol açacak olmasıdır. Dolaylı bir performans hedefi ile vergi gelirleri alt sektöründe bir performans hedeflemesinin idarenin faaliyetlerini temel objektif nicel verilerle kıyaslanmasını da imkan dahiline getirecektir.
Başkaca bir açılım da değişik zaman dilimlerinde ortaya konulan kayıtdışı mücadele strateji belgelerinin, eylem planlarının koordinasyonunu sağlayacak temel üst bir norm olarak mali kurala bağlanması, belgelerin çeşitliliğinden ziyade doğrudan seçili hedeflere ulaşabilmedeki kararlılığı artıracaktır. Mali yıl itibari ile önceki yıllarla mukayeseli bir kaydı ekonomiye geçiş, eylemli bir mücadele stratejisine zemin hazırlayabilecektir.
B- ZAYIF YANLARI
Kamu harcamalarının kısıtlanmasının vergi gelirlerinin artırmaya nazaran daha zor gerçekleşmesi ihtimali dikkate alındığında, maliye politikasının temel enstrümanları bütçe, gider, gelir ve borçlanma politikalarının uygulanma önceliklerinde bir değişiklik meydana gelebilecektir. Şöyleki, toplam vergilendirilebilir kapasitenin kayıtdışı ekonominin kayda geçirilme stratejisindeki zaafiyet nedeniyle statik kaldığı bir ortamda, mevcut mükellef üzerinde ve dolaylı vergileme yoluyla bir vergileme yöntemine başvurulması, mali kuralın ortaya çıkış felsefelerinden biri, milli hasılanın dengeli dağılımına ve istikrarlı ve dengeli bir büyüme modeli kurgusuna da tezatlık oluşturacaktır.
Diğer önemli bir başlık ise vergi gelirleri ile temel politika önceliklerinin dizaynı konusunun yasalara bırakılamayacak kadar önemli olması ve bu önemin mali kural uygulaması ile beraber daha da sağlamlaşması riski üzerinde yoğunlaşmaktadır. Verginin anayasa perspektifinde çizilen temel kurallar çerçevesinde doğrudan vergileme yerine dolaylı vergileme anlayışını besleyecek bir sürece götürecek mali kural anlayışı/uygulaması da bir de facto sorunlu başlık olarak karşımıza çıkabilecektir.

IV- SONUÇ
Kurallarla yaşamak, kurallara bağlı kalındığı ve bu kuralların değişimine en az ihtiyaç gösterecek şekilde dizayn edildiği durumlarda gerçekleşebilir. Kuralların istisnaların çoğalması, sıklıkla değişime uğraması da aslında olabilecek en kötü senaryodur. Bu durumda ise bir kuralın varlığından değil, kağıt üzerinde kuralların gölgesinde kuralsızlığın egemenliğinden bahsedilebilir.
Mali kural uygulamasının da hangi açılımlarla ortaya çıkacağı bir yana sistemin temel kronik sorunlarına bir performans göstergesi olarak çözüm bulma perspektifi, bu noktada gerek idare ve uygulayıcılar, gerekse uygulamaya muhatap olacak özel sektör dinamiklerinin ortak bir anlayış ve eşgüdümü ile hareket etmesine bağlı olacaktır.


*     Maliye Bakanlığı, Daire Başkanı
(1) Hemen hemen her tartışmada veya yazılı belgelerde dile getirilen olgu, dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içerisindeki payının yüksekliğine bağlı şikâyetin aslında bir şikayet mi yoksa bilinçli bir seçim olduğu noktasında kafaların karışık olduğu, hatta dolaylı vergileme modelinin her ne kadar adaletsiz bir yanı olmakla birlikte kesin, net, hızlı bir vergi tahsil yöntemi olduğu ve harcamayı azaltan güçlü bir yönünün bulunduğu da dillendirilebilmektedir. 

 

 

 

. Aile Hekimliği Kapsamındaki Ödemelerin Vergi ve Sosyal Güvenlik Boyutu

Kullanıcı Oyu:  / 0

 AİLE HEKİMLİĞİ KAPSAMINDAKİ ÖDEMELERİN VERGİ VE SOSYAL GÜVENLİK BOYUTU


 
Yazar:Mustafa ÇOLAK*
Yaklaşım / Mart 2011 / Sayı: 219
 
I- GİRİŞ
Bireylerin ve aile fertlerinin ikamet yerlerinin yakınlarında ya da kolaylıkla ulaşabilecekleri bir yerde bulunan, ilk başvuracakları, kişiye yönelik koruyucu sağlık hizmetleri ile birinci basamak teşhis,  tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetlerini, yaş, cinsiyet ve hastalık ayrımı yapmaksızın, her kişiye kapsamlı ve devamlı olarak vermekle yükümlü, gerektiği ölçüde gezici sağlık hizmeti veren ve tam gün esasına göre çalışan uzman veya gerekli eğitimleri alan uzman tabip veya tabipler, aile hekimleri olarak adlandırılmaktadır.
Aile hekimi uygulamasına yönelik çıkarılan mevzuat kapsamında, ülkede giderek yaygınlaşan ve alanı genişleyen bu müessesenin vergileme boyutunda da değişik düzenlemeler yapılmaktadır.
Aile hekimlerine yapılan ödemelerin prim kesintisi ve vergi boyutu yanında aile hekimlerince yapılacak ödemelerin vergi tevkifatına tabi tutulması, bu yazımızda ele alınacaktır.

II- AİLE HEKİMLİĞİ
Dünyada, kapsamlı ve kişisel hizmet verebilecek aile hekimliğinin gelişmesi ve yaygınlaşması 1950’lerde başlamıştır. Ancak aile hekimliğinin, İngiltere’de, ayrı bir uzmanlık dalı olarak tanınması 1965 yılında, Amerika’da ise 1969 da “Amerikan Aile Hekimliği Board”u (ABFP)’nin oluşması ile doğmuştur.
Avrupa Birliği’nde, 2001-2006 halk sağlığının iyileştirilmesi, hastalıkların önlenmesi ve sağlığı tehdit eden risk kaynaklarının ortadan kaldırılmayı amaçlayan bir “Halk Sağlığı Programı” hazırlanmıştır. Bu programa göre hastaların aydınlatılmasının koruyucu sağlık uygulamalarında çok etkili olduğu dikkate alınarak, sağlık politikası belirleyicilerinden, ülkelerinde temel sağlık hizmetlerini organize ve finanse ederken, doktorların koruyucu hizmetler ile birinci basamak sağlık hizmeti sunumunda etkili bir biçimde rol almalarını sağlamaları hedeflenmiştir.
Türkiye’deki serüvenine bakıldığında ise, sağlıkta dönüşüm programı ile halkın sağlık düzeyinin yükseltilmesi, daha fazla hizmetin sağlanması ve hakkaniyet ilkesi ışığında bütün bireylerin sağlık hizmetlerine ihtiyaçları ölçüsünde ulaşmalarının gerek kır/kent ve gerekse doğu/batı arasında sağlık hizmetlerine erişim ve sağlık göstergeleri ile ilgili farklılıkların azaltılması  yer almaktadır(1).
Bu çerçevede, 5258 sayılı Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkında Kanun ile bu Kanun’a dayalı olarak çıkarılan Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkında Yönetmelik, Aile Hekimliği Uygulaması Kapsamında Sağlık Bakanlığı’nca Çalıştırılan Personele Yapılacak Ödemeler ile Sözleşme Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik, yayımlanmıştır.

III- AİLE HEKİMLİĞİ KAPSAMINDAKİ ÖDEMELER VE VERGİ YÜKÜMLÜLÜKLERİ
A- AİLE HEKİMLERİNE YAPILACAK ÖDEME UNSURLARI
1- Kanuni Düzenlemeler
5258 sayılı Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkında Kanun’un personelin statüsü ve malî haklarını düzenleyen 3. maddesinde ödeme unsurları ve bunların vergileme durumları hükme bağlanmıştır.
Buna göre, sözleşme yapılan aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarına, 657 sayılı Kanun’un 4. maddesinin (B) bendine göre belirlenen en yüksek brüt sözleşme ücretinin aile hekimi için 6 katını, aile sağlığı elemanı için 1,5 katını aşmamak üzere tespit edilecek tutar, çalışılan ay sonuçlarının ilgili sağlık idaresine bildiriminden itibaren onbeş gün içerisinde ödenir.
Sözleşmeli olarak çalışmaya başlayanların, daha önce bağlı oldukları sosyal güvenlik kuruluşlarıyla ilişkileri aynı şekilde devam ettirilir. Ancak, her türlü prim, kesenek ve kurum karşılıkları bu fıkrada belirtilen ücretlerden kesilerek ilgili sosyal güvenlik kuruluşuna aktarılır. Bunlar önceki durumları çerçevesinde tedavi yardımlarından yararlanmaya devam ederler.
Aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarının durumları ve aile hekimliği uzmanlık eğitimi almış olup olmadıkları da dikkate alınmak suretiyle yapılacak ödeme tutarlarının tespitinde; çalıştığı bölgenin sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyi, aile sağlığı merkezi giderleri, tetkik ve sarf malzemesi giderleri, kayıtlı kişi sayısı ve bunların risk grupları, gezici sağlık hizmetleri ile aile hekimi tarafından karşılanmayan gider unsurları gibi kriterler esas alınır. Sağlık Bakanlığı’nca belirlenen standartlara göre, koruyucu hekimlik hizmetlerinin eksik uygulaması(2) halinde bu ödeme tutarından brüt ücretin % 20’sine kadar indirim yapılır. Sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyi ücreti, aile sağlığı merkezi giderleri, tetkik ve sarf malzemesi giderleri ve gezici sağlık hizmeti giderleri ödemelerinden damga vergisi hariç herhangi bir kesinti yapılmaz.
2- Yönetmelik Düzenlemeleri
Aile Hekimliği Uygulaması Kapsamında Sağlık Bakanlığınca Çalıştırılan Personele Yapılacak Ödemeler ile Sözleşme Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik(3)te, aile hekimlerine yapılacak ödeme unsurları ve bunların vergi mevzuatı karşısındaki durumları açıklanmıştır.
Anılan Yönetmeliğe göre, aile hekimlerine kısaca aşağıdaki ücret unsurları ödenecektir:
a- Kayıtlı Kişiler İçin Ödenecek Ücret
Sözleşmeyle çalıştırılan aile hekimine yapılacak ödemelerin hesaplanmasında, görev tanımlarında verilen hizmetler için aşağıdaki esaslara göre ödeme yapılır.
Kayıtlı kişiler için;
1- 0-59 ay grubu için (1,6) katsayısı,
2- Gebeler için (3) katsayısı,
3- 65 yaş üstü için (1,6) katsayısı,
4- Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlüler için (2,25) katsayısı,
5- Diğer kişiler için (0,79) katsayısı
esas alınır.
Birinci ila beşinci gruplardaki katsayı ile o gruptaki kayıtlı kişi sayısının çarpılması ile oluşan puanların toplamı üzerinden, kayıtlı kişi sayısına bakılmaksızın, ilk (1.000) puana kadar;
? Uzman tabip veya tabip için 2.167 TL,
? Aile hekimliği uzmanları için 3.139 TL,
ödeme yapılır. (1.000) puanın üzerindeki puanlar için, söz konusu puanların (1,4418) değişken katsayısı ile çarpımı sonucunda bulunacak tutarda ayrıca ödeme yapılır.
b- Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Düzeyi Ücreti
Sözleşmeyle çalıştırılan aile hekimine, sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyi esas alınarak Yönetmeliğe ekli listeye göre belirtilen tutar (0 ila 1.383,96 TL arasında) ödenir.
c- Aile Sağlığı Merkezi Giderleri
Sözleşmeyle çalıştırılan aile hekimine, hizmet verdiği merkezin kira, elektrik, su, yakıt, telefon, internet, bilgi-işlem, temizlik, büro malzemeleri, küçük onarım, danışmanlık, sekreterya ve tıbbi sarf malzemeleri gibi Aile Hekimliği Uygulama Yönetmeliği ile belirlenen asgarî, fizikî ve teknik şartların devamına yönelik giderleri için, her ay tavan ücretin yüzde 50’sinin, TÜİK tarafından yayımlanan illerin satın alma gücü paritesi puanı ile çarpımı sonucuna göre bulunacak tutarda ödeme yapılır.
d- Gezici Sağlık Hizmeti Giderleri
Sözleşmeyle çalıştırılan aile hekimine, gezici sağlık hizmeti giderleri için, gezici sağlık hizmeti verilen her yüz kişi başına tavan ücretin binde 16’sı oranında ödeme yapılır.
e- Tetkik ve Sarf Malzemeleri Giderleri
Sözleşmeyle çalıştırılan veya geçici aile hekiminin ihtiyaç duyduğu tetkikler, il sağlık müdürlüğünün belirlediği laboratuarlarda yaptırılır. Bu tetkikler için gerekli sarf malzemelerini müdürlük temin eder ve yaptırılan tetkikler için belge karşılığında ödeme yapılır; belgelendirilemeyen kısım için herhangi bir ödeme yapılamaz. Tetkik ve sarf malzemeleri giderleri karşılığı yapılacak toplam ödeme tutarının, tavan ücretin % 100’ünü geçmesi hâlinde, aile hekiminin laboratuar tetkikleri incelemeye tâbi tutulur.
B- AİLE HEKİMLERİNCE YAPILAN ÖDEMELERDE VERGİ KESİNTİSİ YÜKÜMLÜLÜĞÜ
Gelir Vergisi Kanunu’nun 94. maddesinin birinci fıkrasında,  kamu idare ve müesseseleri, iktisadi kamu müesseseleri, sair kurumlar, ticaret şirketleri, iş ortaklıkları,  dernekler, vakıflar, dernek ve vakıfların iktisadi işletmeleri, kooperatifler, yatırım fonu yönetenler, gerçek gelirlerini beyan etmeye mecbur olan ticaret ve serbest meslek erbabı, zirai kazançlarını bilanço veya zirai işletme hesabı esasına göre tespit eden çiftçiler maddede bentler halinde sayılan ödemeleri nakden veya hesaben yaptıkları sırada, istihkak sahiplerinin gelir vergilerine mahsuben tevkifat yapmaya mecbur oldukları hükme bağlanmış olup, maddenin devamında da hangi mal ve hizmetlerden hangi oranda tevkifat yapılacağı sayılmıştır. Ayrıca, aynı maddenin son fıkrasında, “Maliye Bakanlığı, vergiye tâbi işlemlere taraf veya aracı olanları verginin ödenmesinden sorumlu tutabilir.” hükmüne yer verilmiştir.
Bu hüküm ve düzenlemelere göre, Gelir Vergisi Kanunu’nun 94. maddesinin son fıkrasının Maliye Bakanlığı’na verdiği yetkiye istinaden, aynı maddenin birinci fıkrasında tevkifat yapacaklar arasında sayılmayan aile hekimlerinin, aile hekimliği hizmetlerinin verilmesiyle ilgili olarak “Aile Sağlığı Merkezi Giderleri” noktasında,
• Temizlik, sekreterlik, şoförlük gibi hizmetler için yanlarında çalıştıracakları hizmet erbabına yapılacak ücret ödemeleri,
• Serbest meslek işleri dolayısıyla yapılan ödemeler,
• İşyerine ilişkin kira ödemeleri ve esnaf muaflığından yararlananlardan mal ve hizmet alımları karşılığında yapılan ödemelerden maddede belirtilen oranlarda tevkifat yapmaları uygun bulunmuştur.
Birden çok aile hekiminin görev yaptığı aile sağlığı merkezlerinde ise bu yükümlülük yönetici olarak belirlenen aile hekimi tarafından yerine getirilecektir.
Gelir Vergisi Kanunu’nun 94. maddesi kapsamında yapacakları ödemelerden vergi tevkifatı yapmak zorunda olan aile hekimlerinin, ilgili vergi dairesinde muhtasar yönünden mükellefiyet kaydı yaptırmaları ve yapmış oldukları tevkifat tutarlarını muhtasar beyanname ile beyan ederek ödemeleri gerekmektedir.
Aile hekimlerinin yapacakları tevkifatlara ilişkin olarak verecekleri muhtasar beyannamelerinin, belirlenen usul ve esaslar doğrultusunda elektronik ortamda verilmesi zorunludur. Bu zorunluluğa uymayanlara, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun mükerrer 355. maddesi uyarınca durumlarına uygun özel usulsüzlük cezası kesilecektir(4).
C- AİLE HEKİMLERİNE YAPILAN ÖDEMELERİN ÜCRET BOYUTU VE VERGİLENDİRİLMESİ
Ücret, işverene tabi ve belirli bir işyerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatlerdir.
İşverenler ise, hizmet erbabını işe alan, emir ve talimatları dahilinde çalıştıran gerçek ve tüzel kişilerdir.
Ücretin ödenek, tazminat, kasa tazminatı (mali sorumluluk tazminatı), tahsisat, zam, avans, aidat, huzur hakkı, prim, ikramiye, gider karşılığı veya başka adlar altında ödenmiş olması veya bir ortaklık münasebeti niteliğinde olmamak şartı ile kazancın belli bir yüzdesi şeklinde tayin edilmiş bulunması onun mahiyetini değiştirmez.
Aile hekimlerine yapılacak ödeme unsurlarını düzenleyen gerek 5258 sayılı Kanun ve gerekse buna dayalı çıkarılan yönetmelikle belirlenen, sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyi ücreti, aile sağlığı merkezi giderleri, tetkik ve sarf malzemesi giderleri ve gezici sağlık hizmeti giderleri ödemelerinden sadece damga vergisi kesintisi yapılacaktır.
Aile hekimlerine kayıtlı kişiler için ödenecek ücret ise hem gelir hem de damga vergisine tabi tutulacaktır.
D- ÖDEMELERİN SOSYAL GÜVENLİK KESİNTİ BOYUTU
5510 sayılı Kanun’un 80. maddesinde “diğer kanunlardaki prime tabi tutulmaması gerektiğine dair muafiyet ve istisnalar 5510 sayılı Kanun’un uygulanmasında dikkate alınmaz.” hükmü yer almaktadır. Bu hükümle birlikte, gerek Kanun’un yürürlük tarihi öncesi ve gerekse yürürlük sonrası değişik kanunlarda yer verilmiş olan “damga vergisi hariç başka bir vergi ve kesintiye tabi tutulmaz”, “sadece damga vergisi kesilir” veya “vergi ve diğer kesintilere tabi değildir” ibarelerinin işlerliği de tartışmalı hale gelmektedir.
Bugüne kadar kanunlarda yer verilen ve yukarıda zikredilen başkaca bir kesintiye tabi tutulmaz ibareleri, sosyal güvenlik kesintisini de içine alacak şekilde vergi uygulamaları için kullanılmış ve uygulanmıştır. Açıkçası, uygulamada salt bir kesinti olarak dikkate alınan “sosyal güvenlik kesintisi” için ayrıca bir değerlendirme de yapılmamıştır.
Hassas dengeler üzerine kurulu, kamu açığının önemli bir kısmını teşkil eden sosyal güvenlik açığının, kayıtdışı gelir ve ücretin kayda alınarak prim kesintisine tabi tutulması ile azaltılması temel hedeftir. Bu hedefe aykırı olarak, kanuni düzenlemelerin farklı ve yanlış yorumlanması, prim gelirlerini aşındırmakta ve sosyal güvenlik sistemini zaafiyete uğratmaktadır.
Bu açıdan, vergi ve diğer kesintilere tabi tutulmaz genel ifadesinden çıkarılması gereken sonuç, vergilememe konusu ile ilişkilendirilmesidir. Daha açık bir ifade ile torba bir ibareden sadece ismen belirtilmiş kesintilerin yapılmaması anlaşılmalıdır. Bu ifadeden hareketle yapılmayacak kesintilere sosyal güvenlik kesintisini de dahil etmek, hem yasallık prensibine aykırıdır, hem de sosyal güvenlik uygulamalarına tezat teşkil edebilecek örnekler olarak karşımıza çıkacaktır.
Dolayısı ile kanun koyucu ve idari otoritelerin, ücretlerden yapılacak kesintileri ortaya koyarken, prim kesintisine tabi tutulması gerekmeyen kazançlar açısından açık ve net olarak “sosyal güvenlik kesintine tabi değildir” ibaresine özellikle yer vermeleri gerekmektedir.
Bu anlayış, torba olarak bir ödemenin sosyal güvenlik kesintisi dışına çıkarılması yerine daha iyi analiz edilerek, tartışılarak ve sosyal güvenlik kurumunun da bağlayıcı görüşleri alınarak daha rasyonel kararlar alınmasına hizmet edebilecektir. Bu anlayışın uzantısı, bugüne kadar yeterince anlaşılamayan ve prim gelirlerini aşındıran uygulamaların gözden geçirilmesine ve gereksiz olanların ayıklanmasına da hizmet edebilecektir.
Sonuç itibariyle, kanunlarda başkaca bir kesintiye tabi tutulmaz ibaresinden anlaşılması gereken,  5510 sayılı Kanun’un 80. maddesinin yürürlüğünden sonra prim matrahından değişik düzenleme ve uygulamalarla istisna tutulan ödemelerinin prim matrahına tabi tutulması gerektiğidir.
Dolayısıyla, 5510 sayılı Kanun’un 80. maddesine göre işverenlerin, diğer kanunlardaki istisna ve muafiyetler üzerinde durmaksızın, istisna bırakılan kazançları prim matrahına dahil ederek prim kesintisi yapmalarının sağlanması lazımdır. İşverenlerin özellikle sosyal güvenlik mevzuatında (örneğin, prim matrahına dahil edilecek edilmeyecek ödemeler gibi) yer alan ihtilaflarında, daha ziyade Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan görüş talep etmeleri önem arzetmektedir(5).

IV- SONUÇ
Aile hekimliği uygulamasında yapılan ödeme unsurlarından kayıtlı kişiler için ödenecek ücret gelir ve damga vergisi ile sosyal güvenlik kesintisine; sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyi ücreti, aile sağlığı merkezi giderleri, tetkik ve sarf malzemesi giderleri ve gezici sağlık hizmeti giderleri ödemeleri ise sadece damga vergisine tabi tutulacaktır.
Aile hekimine yapılacak sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyi ücreti üzerinden 5258 sayılı Kanun’da geçen damga vergisi hariç başkaca bir kesintiye tabi tutulmaz ibaresine göre sosyal güvenlik kesintisi yapılıp yapılmayacağı ise net değildir. Uygulamada birlik sağlanması açısından gerek bu konu ile ilgili ve gerekse diğer kanuni düzenlemeler açısından sosyal güvenlik kurumundan bağlayıcı görüş alınması gerekmektedir.
Ötesinde ise bundan böyle kanuni düzenlemelerde kanuni kesintilerle ilgili hükümlerde açık ve net olarak vergi dışında başkaca bir kesinti yapılmayacağı öngörülmüş ise yapılmayacak kesintisinin bizzat kavramsal çerçevesine de yer verilmesi, yerinde bir adım olacaktır.


*    Maliye Bakanlığı, Daire Başkanı
(1)  Ayrıntılı bilgi için Bkz. www.ailehekimligi.gov.tr
(2)  Bu fıkranın ikinci cümlesinde yer alan “... veya hasta sevk oranlarının yüksek olması...”
     ibaresi, 07.11.2008 tarih ve 27047 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Anayasa
     Mahkemesi’nin 21.02.2008 tarih ve E. 2005/10, K. 2008/63 sayılı Kararı ile iptal edilmiştir.
(3)  30.12.2010 tarih ve 27801 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
(4)  275 Seri No.lu Gelir Vergisi Genel Tebliği.
(5)  Mahmut ÇOLAK,“ Prim Matrahının Hesaplanmasında Önemli Ayrıntılar”, E-Yaklaşım, Ocak 2011, Sayı: 217

 

 

 

. Vergi, Prim Ve Cezalarında Uzlaşma Ve Genel Bir Değerleme

Kullanıcı Oyu:  / 0

 VERGİ, PRİM VE CEZALARINDA UZLAŞMA VE GENEL BİR DEĞERLEME


I- GİRİŞ

Uzlaşma, idare ile yükümlüler arasında ortaya çıkan ihtilafların yargı yoluna başvurulmadan, idari kademelerde yapılan görüşmeler yoluyla çözümlenmesini öngören bir modeldir. Bu modelle idare vergi ve cezaların belli kısmından, vergi ve cezanın niteliği, nedeni, yasal gerekçeleri vs. birtakım kriterleri dikkate alarak vazgeçmektedir. Bu vazgeçme, mükelleflerle yaşanması olası gereksiz uyuşmazlıkları ortadan kaldırmakta ve nihayetinde emek ve zaman tasarrufunu da beraberinde getirmektedir.

Uzlaşma ile birlikte doğan ikinci sonuç, vergi alacağının kısa yoldan hızlı bir şekilde Hazine kasalarına girmesini kolaylaştırmakta ve alacağın dava-icra yoluyla külfetli tahsil süreci ortadan kaldırılabilmektedir.

Mükellef açısından ise zamanında tam olarak yerine getirilmeyen yükümlülüklerin yerine getirilmesi için idare tarafından sunulan bir ön uzlaşma metodu olarak olası ihtilaf ve sıkıntıları asgariye indirebilmektedir.

Bu çerçevede kamuda idarelerle mükellefler arasında uzlaşma yolu ile sorunların çözümü ve asgariye seviyelere çekilmesine hizmet edebilecek yeni bir alan, “gümrük vergi ve cezalarında uzlaşma” ile birlikte vergi, prim ve cezalarında uzlaşma süreçleri hakkında genel değerlendirme ve açıklamalara yer verilecektir.

II- VERGİ VE PRİM ALACAKLARINDA UZLAŞMA YOLU

A- VERGİDE UZLAŞMA

213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun Ek 1 ve devamı maddelerinde kapsama giren vergi ve cezalarla ilgili uzlaşma müessesesine yer verilmiştir.

Buna göre, genel bütçe ile il özel idarelerine ve belediyelere ait ikmalen, re’sen veya idarece tarh edilen vergilerle bunlara ilişkin vergi ziyaı cezalarının tahakkuk edecek miktarları konusunda vergi ziyaına sebebiyet verilmesinin kanun hükümlerine yeterince nüfuz edememekten ya da yetkili makamların mükellefin kendisine yazı ile yanlış izahat vermiş olmaları veya bir hükmün uygulanma tarzına ilişkin bir içtihadın değişmiş olması veya vergi hataları ile bunun dışında her türlü maddi hata bulunduğunun veya yargı kararları ile idarenin ihtilaf konusu olayda görüş farklılığının olduğunun ileri sürülmesi durumunda uzlaşma yapılabilir.

Uzlaşma talebi vergi ihbarnamesinin tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde yapılır. Uzlaşmanın gerçekleşmemesi veya temin edilememesi halinde yeniden uzlaşma talebinde bulunulamaz. Uzlaşmanın gerçekleşmediğine dair tutanağa idarenin nihai teklifi yazılır. Mükellef dava açma süresinin sonuna kadar teklif edilen vergi ve cezayı kabul ettiğini yazılı olarak bildirirse bu takdirde uzlaşma sağlanmış sayılır.

Mükellef veya ceza muhatabı aynı vergi veya ceza için uzlaşma talebinden önce dava açmışsa dava, uzlaşma işleminin sonuca bağlanmasından önce vergi mahkemelerince incelenmez; herhangi bir sebeple incelenir ve karara bağlanırsa bu karar hükümsüz sayılır.

Uzlaşmanın gerçekleşmesi halinde mükellef, üzerinde uzlaşılan vergi ve cezaya; adına sadece ceza kesilmiş bulunan, üzerinde uzlaşılan işbu cezaya karşı  dava açamaz.

B- SOSYAL GÜVENLİK PRİMLERİNDE UZLAŞMA

Sosyal güvenlik primlerinde uzlaşma, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık  Sigortası Kanunu’nun 85. maddesi ile bu maddeye dayanılarak çıkarılan Asgarî İşçilik İncelemelerinde Uzlaşma Yönetmeliği’nde düzenlenmiştir.

Denetim ve kontrolle görevli memurlar tarafından devamlı mahiyetteki işyerlerinde yapılan asgari işçilik incelemesi sonucunda tespiti yapılan sigorta primine esas kazanç matrahı üzerinden gecikme cezası ve gecikme zammı ile birlikte hesaplanacak sigorta primi ve buna bağlı uygulanacak idari para cezaları, konuya ilişkin raporun Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı’na gönderilmesinden önce işverenle uzlaşma konusu yapılabilmektedir.

Uzlaşılan tutarlar kesin olup, uzlaşma konusu yapılan tutarlar hakkında işverence dava açılamaz ve hiçbir mercie şikâyet ve itirazda bulunulamaz. Uzlaşılan prim ve idari para cezaları, uzlaşma tutanağının düzenlendiği tarihten itibaren bir ay içinde ödenir. İşveren, uzlaşılan idari para cezası tutarı için ayrıca peşin ödeme indiriminden yararlandırılmaz. Uzlaşılan tutarların, bu sürede tam olarak ödenmemesi halinde uzlaşma bozulur ve uzlaşılan tutarlar kazanılmış hak teşkil etmez. Uzlaşmanın temin edilememiş veya uzlaşma müzakeresinde uzlaşmaya varılamamış olması veya uzlaşmanın bozulması hallerinde işveren, bu konuya ilişkin daha sonra uzlaşma talep edemez.

İnceleme esnasında sigortalılara mal edilemeyecek olan fark sigorta primlerinin yanı sıra sigortalılara mal edilecek olan fark sigorta primlerinin de ortaya çıkması halinde sigortalılara mal edilecek olan fark sigorta primleri uzlaşma kapsamına alınamaz. Ayrıca sigortalılara mal edilecek olan fark sigorta primleri ve bu sigortalıların çalışmalarının bildirilmemesi veya eksik bildirimi nedeniyle uygulanacak olan idarî para cezaları da uzlaşma konusu yapılamaz.

Uzlaşma sağlandıktan sonra aynı inceleme dönemlerine ilişkin olarak sigortalılara mal edilecek fark sigorta primlerinin ortaya çıkması halinde, daha önce eksik tahsil olunan sigorta primleri, sigortalının çalıştığı süre ve sigorta primine esas kazancı dikkate alınarak gecikme cezası, gecikme zammı ve ilgili idari para cezası ile birlikte tahsil olunur.

C- GÜMRÜK VERGİLERİNDE UZLAŞMA

Uzlaşma müessesesinin Vergi Usul Kanunu’nda yer alan düzenlemeye benzer şekilde Gümrük Kanunu’na alınması, bu sayede gümrük idaresince alınan vergiler için de uzlaşma imkanından yararlanılabilmesini teminen 6111 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un(1) 137. maddesiyle düzenleme yapılmıştır.

Anılan Kanun’un yayım tarihi olan 25 Şubat 2011 tarihini izleyen altıncı ayın sonunda yürürlüğe girecek anılan maddeyle, 4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun mülga 244. maddesi yeniden düzenlenmiştir.

Buna göre, gümrük vergi ve cezalarında uzlaşmada izleyen ilkeler benimsenmektedir.

- Beyan ile gümrük idaresince yapılan tespit sonucunda belirlenen farklılıklara ilişkin tebliğ edilen gümrük vergileri alacakları ile cezalar hakkında; yükümlü veya ceza muhatabı tarafından, söz konusu eksiklik veya aykırılıkların kanun hükümlerine yeterince nüfuz edememekten veya kanun hükümlerini yanlış yorumlamaktan kaynaklandığının veya yargı kararları ile idarenin ihtilaf konusu olayda görüş farklılığının olduğunun ileri sürülmesi durumunda, yükümlüler veya cezanın muhatabı ile uzlaşabilir.

- Uzlaşma talebinde bulunulması halinde, itiraz veya dava açma süresi durur,  uzlaşmanın gerçekleşmemesi veya temin edilememesi halinde  süre kaldığı yerden işlemeye başlar, ancak sürenin bitimine üç günden az kalmış olması halinde süre üç gün uzar. Uzlaşmanın gerçekleşmemesi veya temin edilememesi halinde yeniden uzlaşma talebinde bulunulamaz.

- Gümrük uzlaşma komisyonlarının tutacakları uzlaşma tutanakları kesin olup gereği idarece derhal yerine getirilir. Yükümlü veya ceza muhatabı; üzerinde uzlaşılan ve tutanakla tespit olunan hususlar hakkında dava açamaz ve hiçbir mercie şikâyette bulunamaz.

- Uzlaşma konusu yapılan gümrük vergileri ve cezalar, uzlaşma gerçekleştiği takdirde, uzlaşma tutanağının tebliğinden itibaren bir ay içinde ödenir. Uzlaşılan vergilerin alınması gerektiği tarihten itibaren uzlaşma tutanağının imzalandığı tarihe kadar geçen süre için 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre belirlenen gecikme zammı oranında gecikme faizi uygulanır. Uzlaşmanın vaki olmaması veya temin edilememesi halinde, genel hükümlere göre işlem yapılır.

- Üzerinde uzlaşılan cezalar hakkında 5326 sayılı Kabahatler Kanunu uyarınca ayrıca peşin ödeme indiriminden yararlanılamayacaktır.

III- DEĞERLENDİRME

Denetimin amacı genel olarak, yasal ve idari düzenlemelerle getirilen kurallara ne derece uyulduğunun tespitine yönelik işlem sonrası bir değerlendirme sürecidir. Bu değerlendirme sürecini, işlemlerin sıhhatine yönelik yapılan her türlü denetim, kontrol ve gözetim faaliyetleri olarak değerlendirmek olasıdır.

Benzer şekilde vergi denetim sistemine bakıldığında, genel olarak vergi beyannameleri verildikten sonra, zamanaşımı süreci içersinde, mükelleflerin beyana esas defter ve belgeleri istenilerek denetim süreci başlatılmaktadır. Bu süreç içerisinde yapılan vergi incelemeleri sonucu incelenen dönem ne kadar eskiye şamil olursa o kadar mükellefin muhatap olabileceği vergi ve ceza miktarı artmaktadır. Bir bakıma, denetim sisteminin kendi içerisinde barındırdığı yapısal sorun, mükelleflerin inisiyatifi dışında karşılanamaz, bazı noktalarda işletmenin varlığını tehdit edici mali cezaları beraberinde doğal olarak getirebilmektedir.

Sorunun çözümüne yönelik olarak düşünülebilecek alternatif yöntemlerin başında, denetimin zamanaşımı süresinin ilk yıllarında yapılması ile mükellefin daha az bir cezai külfette karşı karşıya bırakılması ve dolayısı ile ilerleyen dönemlerde de hatanın işlenmesinin önüne geçilmesi gelmektedir. Bu anlamda, klasik denetim anlayışından ayrı işlem öncesi (ex ante) denetim teknikleri kullanılarak oluşturulacak yeni yaklaşım, mükellefin hatasını görerek düzeltmesine imkan verecek ve sisteme uyum sağlama maliyetini düşürmeye de yardımcı olabilecektir.

İdeal bir sistem kuruluncaya kadar, denetim sisteminin barındırdığı aksaklıkların giderilmesini temin edebilecek uzlaşma müessesesinin en önemli faydalarından biri, idare ve mükellefin karşılıklı olarak, dava veya ihtilaf yoluna gitmeden sorunu çözebilme şanslarına sahip bulunmalarıdır. Özellikle vergi uzlaşmalarına bakıldığında, uzlaşma yapılabilme nedenleri arasında gösterilen maddi hata, idarenin görüş farklılığı, mükellefin karmaşık ve zor vergi mevzuatını takip etmede karşılaştığı zorluklara bağlı olarak ortaya çıkan vergi farkları gibi kâğıt üzerinde son derece makul gerekçeler ortaya konulmaktadır.

Vergi uzlaşmalarına paralel bir gerekçeyi gümrük vergi ve cezalar için getirilen yeni uzlaşma modelinde de görmek olasıdır.

Şöyle ki, beyan ile gümrük idaresince yapılan tespit sonucunda belirlenen farklılıklara ilişkin tebliğ edilen gümrük vergilerinin kanun hükümlerine yeterince nüfuz edememekten veya kanun hükümlerini yanlış yorumlamaktan kaynaklandığının veya yargı kararları ile idarenin ihtilaf konusu olayda görüş farklılığının olduğunun ileri sürülmesi durumunda, idarenin yükümlüler veya cezanın muhatabı ile uzlaşabilmesi temin edilmektedir. Burada da uzlaşmanın ön koşulu olarak, kanun hükümlerinin yanlış yorumlanması, hata ve görüş farklılıklarının altı çizilmektedir.

Öte yandan, sosyal güvenlik sistemi içinde asgari işçilik incelemesi sonucunda tespiti yapılan sigorta primi ve buna bağlı uygulanacak idari para cezalarının uzlaşma konusu edilmesinde, gümrük ve vergi uzlaşmalarında olduğu gibi somut/yazılı bir uzlaşma gerekçesine yer verilmediği anlaşılmaktadır.

Sonuç itibariyle mükelleflere son derece büyük avantajlar getiren uzlaşma müesseselerinden yararlanmada, mükellefiyetlerini zamanında ve doğru olarak yerine getirenlere karşı olumsuz etkilerini dengeleyecek şekilde belli ayırt edici niteliklerin olması ve bunların yasal mevzuatında korunması gereklidir. Buna hizmet edecek nitelikte, en azından uzlaşma hükümlerinden faydalanma şartlarının mükelleflerin gerçekten hatalı işlemleri, idarenin görüş farklılığı, yanlış yorum gibi temel kavramsal çerçeve içerisinde şekillendirilmesi ve pratik uygulamada da bu niteliklerin aranmasına ayrı bir önem verilmelidir.

IV- SONUÇ

Hayatın her alanına yayılı, vergi başta olmak üzere yasal yükümlülüklerin yerine getirilmesinde mükelleflerin değişik gerekçelerle zaafiyete düşmesi mümkündür. Bu durumlarda gerek idarelerin ve gerekse mükelleflerin, zahmetli, masraflı ve uzun soluklu yasal süreçlere boğulmalarının öncesinde bir hak olarak karşılıklı sorunları idari aşamada çözme iradeleri, son derece demokratik, yapıcı ve akılcı bir yaklaşım tarzıdır.

Her konunun yasal dava süreçlerine taşınması yerine çerçevesi iyi dizayn edilmiş karşılıklı bir uzlaşma kültürünün, geniş halk kitlelerini ilgilendiren sorunlu alanlarda yaygınlaştırılması, idare-mükellef diyalogunun da sağlam zeminlerde iyileşmesine ve gelişmesine hizmet edebilecektir.

*        Maliye Bakanlığı, Daire Başkanı

(1)    25.02.2011 tarih ve 27857 (1. mükerrer) sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

** Yaklaşım / Temmuz 2011 / Sayı: 223 de yayınlanmıştır.

 

 

 

 

   

   
© H.Bayram ÇOLAK